< Gerek yok - Blogcu




Kalıpların adamı olmayalım..

Kalıpların adamı olmayalım..

Kalıp olması istenilen biçime sokar adamı.Fark burada başlar.Ben farklıyım sen farklısın hamleleriyle ortalığı kabartan zihinler farkın “ortaklık” olduğunu fark ettiklerinde gecikmeleri suları nice kaplara doldurmuş olmaz umarım.

Doğu ve Batı arasındaki anlayış farklarının(yukarıdaki paragrafa göre ortaklıklarında) başında Afrodit’i heykele veya heykelciklere sığdıran insan evlatları ile Doğuda Leylayla sınırsızlık semalarını zorlayan insan evlatları muktedir bir örnektir.Bu farklar fark edilmenin en büyük gerekçesidir de aynı zamanda.Yani şekil varsa ortada batı kökenlidir sınır kalkmışsa şark.

Batının keskinliği açıktan açığa vurmasa da bizi gizliden gizliye önyargının temellerini zihnimize kazıyıp anlayış kapasitemizi yitirmemizi ve etiketi yapıştırıp olacakların gitmesi gereken yerlere gitmesini hızlandırır.

Bu Kürt bunu ayırın bu Sünni bunu ayırın bu Laz bunu ayırın..farklı bunlar.Geriye kim yada ne kalırsa artık? Hoş kalmasıda bu zihniyetin çokta umurunda değildir.

Velhasıl kelam İlahı bir heykelin içine sığdırıp Dünyanın neresinde olursa olsun tanrı dendi mi akla gelen çarmıha gerilmiş heykelle sınırlayıp standarda oturtmuş bir ilah anlayışıyla sınırları aşıp etiketleri görmemek pekte kolay değildir.

Sınırların ötesinde buluşmak üzere..

Zulüm Büyük, İnsan Küçük

Zulüm Büyük, İnsan Küçük

     Zulmün adı vardı dilimde. Ayet “Allah zulmetmez” dedi. Zulmü cüz-i irademe kadar düşürdüm. O kadar düşürdüm ama zulüm yine büyüklüğüyle kaldı. O kadar büyüktü ki Cehennem’le cezalandırılıyordu.

     Allah her şeyi yaratıyordu da zalim ve mazlum arasındaki zulüm hukuku sahibini nasıl buluyordu?

     Zulüm, eşyayı hak ettiği yere koymamakmış. “Allah, kafirin içindeki küfrü gerçekleştirerek, zakkum çekirdeğinin yeşermesine izin veriyor yani eşyaya hak ettiğini veriyor, zulmetmiyor”. Bunun gibi açıklamalar yapılıyordu. Her açıklama kendi çıkmazına bırakıyordu beni.

     Her şeyi Allah yaratıyordu.

     Sorumluluk denen şey her ne ise bizi Cennet’e veya Cehennem’e layık kılıyordu.

     Renkler kutularındayken hepsini tanıyabiliyor, ayırt edebiliyordum. Renkler gerçekleşmek isteyip de şekillenmeye ve birbirleriyle karışmaya başlayınca onları ayırt edemez oluyordum.

     En büyük zulmün Allah’a şirk koşmak olduğu Kuran’da söyleniyor. İnsanın yaptığı şirk bir iddiadır. Asılsız bir iddia nasıl en büyük zulüm olur anlamak istiyordum.

     Şaşkınken, zulmü fark etmezken ve inancımı zan ve temenniden başka bir şeyle destekleyemezken acaba ebedi saadete erebilecek miydim?

     Dinimin tehditkâr ve müjdeci sözleriyle hissiyat devinimindeyken huzurlu ve emin yaşayabilecek miydim?

     Bir sabah uyandığımda gördüğüm dünyayı kendime hizmet ettirme hevesine kapılmadan, gerçekten, sadece o günü yaşayabilecek miydim?

                                                                                           Sabri Gürbüz

Dün gece uyuyamadım derken..

Dün gece uyuyamadım derken..

Koyun saymak geldi aklıma.Saymaya başladım 1.2.3.4...6..10 derken 13. koyunun

bacağı kırıldı aksilik işte denk geldi.İçim acıdı "hayvandır" bir veteriner

gerek dedim.Gecenin bi vakti kardeşim nerden bulucam ben veterineri?

İnternetten baktım.En yakın veteriner şaşkın bakkalda.(http://elifsavas.com/t/sara/sara.htm)

Neyse dedim problem değil bir yolunu bulur gideriz.Çıktık yola koyun sırtımda ben yolda.Otobüse koyunu almazlar zaten otobüste yok.Aha!biri sellektör yapıyor.Bizim arkadaşlardan biri nereye gidiyon dedi bu saatte tek başına.Şaşkın bakkala dedim.Gel dedi ben de o tarafa gidiyorum atayım seni.Hızırmısın dedim yok dedi adım mustafa :)Başladık yola Bitermi?.Ogs-köprü derken kadıköy.Arkadaş kadıköyde bıraktı beni.Bindim minibüse sırtımda koyun.Arkadan biri omzuma dokundu"2 suadiye bir şaşkın"dedi."Sensin lan şaşkın koyun sırtımda diye mi?Sen ne anlarsın olm"..sevgiden diyecektim ki.Boşver dedim "geniş gönül hâl ehli gerek" nerden aklıma geldiyse.Ulan mustafa dedim hep senin yüzünden.Sen alıştırdın beni böyle şeylere.Neyse uzattım parayı "bir şaşkında burdan alırmısın?"Bi tuhaf his kapladı beni.Az gittik uz gittik şöför bağırdı."şaşkın bakkal kalmasın."Şaşkın bakkal kalmadı her tarafta marketler" dedim.Tarife geldim.Tarifsiz gitmeyeyim diye.Bastım zile.Gecenin bi vakti izbandut gibi bi adam"ne var kardeşim manyakmısın.Gecenin bu saatinde zile basıyon.

"Anlattım durumu.Çattı kaşlarını "eyvah yedim şaplaa" dedim."Taşındı burdan kedi öldürmüş mü ne öyle bişey işte dedi.Nerden bilebilirdim ki seri bir veterinerle karşı karşıya olduğumu?

Dımdızlak kalmıştım orda.Koyunda yoktu.Zaten koyunu görende yoktu.Nasıl döneceğim dedim kafam çalışmaya başladığı sırada.

Trink lamba yanıverdi.Annem ışığı açmış :)

Aha döndüm dedim :)

Annem manyakmısın dedi.

Sahi ben manyadım mı ?

Ayn Şın Kaf..

Ayn Şın Kaf..

 

         Evvel kalemi alanlar eline Aşkı dolarlar kaleme..İlk karalamalar onun üstünedir bizim memlekette..Yaş 15 lere varmadan şairizdir hepimiz uyak yaptığımız her cümleyi sevdamıza yorar ve biraz umut biraz korku O’nun üstüne şiirler yazarız.Sivilce kokan şiirler..!(Sivilceli olmasa da yüzüm.Aşk üstüne bir yazı dedim kendimce..Başlangıcım olsun..!)

 

         Sonra ne mi olur?Sevdalara yoğruluruz.Biz olmaya başladığımızda ilk öğretilen şeydir.Evvelimiz O’dur Ahirimiz O”.Ayyyii..Hala boşta mısın”la başlayan aşağılama ifadeleri, bitmek tükenmek bilmeyen itelemeler,televizyonlarda ki dayatmalar..Her şey bizi bir sevgiliye zorlar.Aşka zorlar..(.Aşk ne demekse?Yakıp kavuran bir sızımıdır?Bu zaten ayrı bir mevzu.)Sivilcelerimize batırıp kalemi yazmamız istenir o bağımlı kaderimizi..Aşkımızı.Karşı sırada oturan yanına vardığınız da kalbinizin pırpır ettiği kızı..Aşk yuvarlar dolaşmaya başlamıştır artık.Farkında değilsinizdir sürüklendiğiniz sahraların..ağlamaların..zorlamaların.

 

      Derken devam eder bu kargaşa ve testlere tabi tutulursunuz. Sevdanız için çöller aşmanız dağlar delmeniz gerekmektedir.Ferhat’a Mecnun’a kızarsınız Hep siz alıştırdınız bunları diye..Çünkü mutluluk dediğiniz o dağın ve o kumu bitmeyen çölün ardındadır.Mutluluk Aşktır artık sizin için..Varsada yoksada  AŞK..Dillendiremezsiniz sevdanızı.Tam bu esnada arabeske bulaşmış şair bozuntularının şiirleri imdadınıza yetişiverir.Kaygılarınız başlar bu şiirlerle çünkü her birinde ayrılık vardır.Ulaşılamayan sevgili vardır.Hep terk edilen sizsinizdir ve  saatinizi de terk edilmeye kurmuşsunuzdur.O anı beklersiniz. Her gidişi terk ediştir.Her ulaşamadığınız aldatılma vehmidir.Her düşen takvim yaprağı sizin ayrılık vaktinizdir.Halbuki kavuşmamışsınızdır ki…

 

      Ayrılıyormuş gibi yapmalar,kavuşmadan kopmalar,dökülen yaşlar  birer kayıptır Adem oğlu / Havva kızı için..Başlarken biten bir film.İlkten çekilen tetiktir. Körelmektir.Bakabilecekken körleşmektir.Bile bile bilmemeyi bilmektir.Kimileri döner kimileri biter.Ya olmaktır Ya olmamaktır.(Hakeza seçilen de olmamaktır)

 

      Oysa  aramak değil yaşamaktır AŞK.Yaşarken unutturulmayanı unutmaktır.Sevgili de(aşk) değil kendinde kaybolmaktır.O na SEN kendine O demektir.

 

Ve   Dağların ardında değil,Güllerin renginde değil,Sevgilinin beninde değil..Katibin kaleminde Ayn (Yazılır) Dervişin sözünde Şın (Söylenir)  Olmuşun özünde Kaf’tır(Olunur) AŞK..!

 

 

Özgür Pınar  28.01.2006

    

Sepetçioğlu

Sepetçioğlu - Kastamonu yöresi 

             
Osman Efe de, Osman Efe ha!.. Halkın gönlünde umut, yüreğinde sevgi. Zalimler, halk düşmanları derseniz, köşe bucak peşinde Osman Efe'nin. Yüreklerinde bir korku ki, uykuları bölünüyor geceleri. Derebeyi'nin dilinde Osman Efe'nin adı "Şu Sepetçioğlu denen eşkiyayı yakalayam altınlara boğarım. Ölüsünü, ya da dirisini getirene bağlar, bahçeler vereceğim" diyor. Neden ki derseniz, diyelim. Sepetçioğlu Osman Efe mert. Bileğine güçlü, yüreğine sağlam.

              Kastamonu'nun Araç ilçesinin Yukarı Avşar köyünden. Babasının bir karış toprağı yok. Köylük yerde topraksızlık kötü. El eline muhtaç eder topraksızlık. Muhtaç eder ki, gündelik işler karın doyurmaz. Eli görür, cebi görmez insanın.

              Osman'ın babası da öyle. N'apsın? Ek bir gelir gerek. Sepet yapıp satıyor. Hani çok bir şey kazanmıyor ama, geçinip gidiyorlar. Babasının ölümünden sonra Osman güç durumlara düşüyor. Geçim sıkıntısı çekiyor. Köyü terketmek zorunda kalıyor sonunda. Varıp Kastamonu'ya yerleşiyor. Baba mesleği sepetçiliği de iş ediniyor kendisine. Zaten bir anası, bir kendi. Geçinip gidiyorlar. Kollu sepet, ekmek selesi, küfe, çeşit çeşit. Küçüklü büyüklü. Günde birkaç tane yapıp satıyor. Bir de şu var ki, devir çok eski. Anadolu beylerin elinde. Her beylik kendi bölgesinde yaşayanlardan sorumlu. Yani ki, onların kazancını beylikler vergiliyor. Beyin emrinde sipahiler. Köy köy; kent kent dolaşıp kazançlarının bir kısmını topluyor. Ama öyle bir toplayış ki, düşman başına. Sipahilerin dediği dedik, çaldığı düdük. Varıyorlar harmanın başına "Bu harmandan elli gülek buğday ayırın aşar olarak" diyorlar. O kadar. Çiftçinin eli kolu bağlı. Harmandan elli gülek buğday çıkar mı, çıkmaz mı. Belli değil. Çıkarsa geriye ne kalır. Kışın çoluk çocuk ne yer. Soran yok. Ya gelecek yılın tohumluğu? Sipahiler zalim! Gaddar! Şundan ki, sırtları kalın sipahilerin. İlk güvenceleri "Bey" sipahilerin. Sonra "Beylerbeyi". Sonra da "Padişah". Padişah açıyor ağzını "Şunca buğday, şunca arpa. Şunca deve gerekli bana" diyor. O kadar! Emri beylerbeyi alıyor, bey'e iletiyor. Bey de sipahilere. Ha, bir de "mültezim" denilen gelir toplayıcılar var. Filan köyün tüm gelirini götürü alıyor. Yani, bey istediği öşrü bildiriyor. Diyelim ki bey köyden yüz çuval pirinç istiyor. Bunu mültezim köylüden topluyor. Ayrıca kendisi için de ek yapıyor buna. Artık insafına kalmış. Ne kadar pay isterse onu da ekleyip varıp köylüye bildiriyor. "Ürününüzden şuncasını öşür olarak istiyorum. Filan yere getirip teslim edeceksiniz." O kadar! Kim ki istenileni vermedi, ferman padişahtan. İnsaf sipahiden.

                İşte Sepetçioğlu'nun yaşadığı devir, bu devir. Sepetçioğlu'nun yaşadığı beylik de İsfendiyaroğulları Beyliği. İsfendiyaroğlu Hamza Bey'de din-iman kıt! İnsaf vicdan hak getire! Öşrü artırdıkça artırıyor. Köylü bir deri bir kemik. Umurunda değil beyin. Durmadan daha çok vergi alınması için emir yağdırıyor.

                Sepetçioğlu o zamanlar daha "efe" değil. Osman diyor herkes! "Sepetçioğlu Osman". Günlerden bir gün, dükkanında sepet örüyor Osman. Kapı tekmeyle açılıyor. "Hamza Bey'in emridir. Hafta sonuna kadar yüz tane sepet vereceksin öşür olarak. Ellisi sele, ellisi kulplu olsun". Tak kapı sipahiler dışarda. Sepetçioğlu almış başını ellerinin arasına. Başlamış hesaplamaya. Günde iki sepet örse, hafta sonuna kadar oniki sepet yapar. Eldekileri de eklese, elli sepeti geçmez. Bunların tümünü verirse neyle geçinecek. Üstelik düğün hazırlığı var. Üçbeş kuruş bir kenara atmak gerek. Varıp anasına açmış durumu. Anası tasalı. "Oğlum sana kötülük yaparlar. Ne yapıp yap, istediklerini yerine getir. Baban rahmetli de çok çektiydi. Sepetleri yetiremeyince yollarda çalıştırdılar. Ev yapımında iş verdiler. Sen sen ol, çekin Osmanlı'dan. İstediklerini yetir. Yoksa iyi olmaz". Olmazı belli. Ya çaresi? Ne yapsın Osman. Varıp komşu sepetçilerden ödünç sepet istese kim verir. Hepsi aynı durumda. Çaresiz Osman. Gözlerinde uykular kaçık. Hafta sonunu iple çekiyor. "Gelsinler. Durumu anlatırım. Nişanlıyım. Yakında düğünüm olacak. Biraz anlayış gösterin bana derim. Bunlar da insan. Canımı alacak değiller ya! Olanı alır giderler" diyor. İyi. Hoş! Ama evdeki Pazar çarşıya uymuyor.

               Hafta sonu gelip de sipahiler kapıya dayanınca işler karışıyor. "Vay efendim vay! Nişanlıymış da para gerekliymiş. Öküzün yamacına koşul da aklın başına gelsin. Gör bakalım, yol yapmak mı kolay yoksa sepet mi?" Osman'ın cevap vermesine kalmadan iki kişi yakalamış kollarından. Sürüye sürüye atın terkisine bağlamışlar. Sürmüşler atları doğru Bey'in huzuruna. Daha bir dolu adam bekliyor kapıda. Kiminin üstü başı lime lime, kiminin gözü yaşlı. Osman da girmiş aralarına. Girmiş ya, alıp veriyor, alıp veriyor. Çok geçmeden Bey görünmüş. Elinde nar çubuğu. Sıradan girmiş. "Demek emirlere karşı durursunuz. Canınız ucuz sizin. Keyfiniz bilir. Alın bunları yol yapımına koşun." O kadar! Bey buyurur, beycik vurur. Adamlar sıra sıra dizilir yollara. Osman'ın içi içine sığmıyor. Osman tetikte. Osman yolun kuytusunu kolluyor.

             Sonra süzülüveriyor karanlıklara. Ver elini Kastamonu. İlkin anasına varıyor. Durumu sergiliyor. "Böyleyken böyle. Canımı zor kurtardım. Bu işin oluru yok. Sizi size bırakıyorum. Ben bu işi Bey'in yanına koymayacağım. Onca zavallı adamın ahını alacağım Bey'den". Anası ürkek, "Oğul beyle yarışa çıkılmaz. Kolu uzundur Bey'in. Sağ komaz seni. Kapısında kulu çok. Baş edemezsin" diyorsa da Osman kararlı. "Görsünler el mi yaman Bey mi! Dinsizin hakkından imansız gelir. Yanına koymam bunu. Sen benim baba yadigarı tüfeğimi ver. Nişanlıma da gözkulak ol" deyip atlamış atına. Doğruca nişanlısının evine. Nişanlısı da yürekli kız. Üstelemiyor hiç. Osman düşüyor yollara. Varıp Bey'in konağına ulaşıyor. Pusu kuruyor. İsfendiyaroğlu Hamza Bey de at sırtında gezintiye çıkıyor çok geçmeden. Sözün kısası, Sepetçioğlu Osman, hakkından geliyor Bey'in. Sonra da atını mahmuzlayıp Gülpü Dağına sığınıyor. Gaddar Bey'in ölümünü duyan halk sevinç içinde. Dilden dile anlatıyorlar Sepetçioğlu'nu. Bundan böyle de adını, "Sepetçioğlu Osman Efe" yapıyorlar. Çokluk da Sepetçioğlu deyip kısadan kesiyor. Bey öldü diye, beylik dağılmıyor elbet. Hamza Bey'in oğlu Rüstem Bey alıyor beylik sırasını. Babasından daha gaddar Rüstem Bey. Halkı daha çok eziyor. Bir tek Sepetçioğlu karşı duruyor Rüstem Bey'in buyruklarına. Buyruğa buyrukla karşı koyuyor üstelik. Rüstem Bey, öşrün oranını artırınca o da buyrukluyor : "Filan gün, filan saatte, falan yere şu kadar baş koyun getirin." O kadar! Koyunlar gelirse gelir; yoksa Bey'in adamlarından bir kaçı gider. Gidecek adamları da iyi seçiyor Sepetçioğlu. En gaddarlarını, halka en çok eziyet edenini seçiyor sipahilerin. Bey'de bir telaş. Atlılar çıkarıyor Gülpü Dağına. Boş. Halk seviniyor. Sepetçioğlu'nun adı dillerde.Herkes elinden gelen yardımı geri koymuyor. Aç susuz bırakmıyor Sepetçioğlu'nu. Bey bakıyor bu işin oluru yok. İşi kurnazlığa döküyor.

             Sepetçioğlu'nun anasıyla nişanlısını yakalatıp getirtiyor konağına. Sonra da haber salıyor Sepetçioğlu'na : "Ya gelir teslim olur, ya da anasıyla nişanlısını boğdururum." Sepetçioğlu durumu öğrenince bir gece baskın yapıyor Rüstem Bey'in konağına. Anasıyla nişanlısını alıp kaçıyor. Kimi, "Beyin adamlarının arasında Sepetçioğlu'nu tutanlar vardı, onlar yardım etti" diyor; kimi, "Sepetçioğlu çatal yürekli. Bir nara atmış ki yer yerinden oynamış. kimsenin kılı kıpırdamamış" diyor. Sözün özü, Sepetçioğlu, anasıyla nişanlısını da alıp Gülpü Dağına çıkmış yeniden. Adı daha da büyümüş. Halk daha tutar olmuş. Beyin yüreği korkulu. Öşürü, eziyeti bırakıp bir tek Sepetçioğlu'nun peşine takmış adamlarını. Sepetçioğlu derseniz üç can. Anasıyla nişanlısı da yardımdan çok yük oluyarlar ona. Sipahilerin yaklaşma haberini duyunca yer değiştiriyorlar. Gün oluyor aç-susuz, saatlerce yürüyorlar. Anası derseniz yaşlı. Yola dayanamıyor. Teslim olmayı da istemiyor. Biliyor ki Rüstem Bey sağ komaz bu kez. Derken sipahilerin tuzağına düşüyorlar birgün. Sepetçioğlu, aslanlar gibi döğüşüyor. Nişanlısı da öyle. Ama anası; anası yürüyemiyor gayrı. Vuruşa vuruşa geri çekiliyorlar. Ama, uzun sürmüyor bu. Sipahiler dağın tepesini dolanıp arkadan sarıyorlar. Daha çok dayanamıyor Sepetçioğlu. Üçünün ölüsünü şenlikle şehire getiriyor sipahiler. Günlerce yiyip içip keyfediyorlar. Halk geriden geriden izliyor bu şenlikleri. Bir de türkü yakıyorlar Sepetçioğlu için. Alıp Sepetçioğlu'nun tüm yiğitliğini koyuyorlar bu türküye...

Sepetçioğlu - Türkü sözleri

Sepetçioğlu bir ananın kuzusu,
Hiç gitmiyor kollarımın sızısı,
Böyle imiş alnımızın yazısı,
Yassıl dağlar, Osman Efem geliyor.

Yaslan Sepetçioğlu yaslan,
Laleli çimenli dağlara yaslan,
Analar doğurmaz sen gibi aslan,
Yassıl dağlar, Osman Efem geliyor aman!

Kalk gidelim kışla önü aşağı,
Salıvermiş ince belden kuşağı,
Yaman olur Kastamonu uşağı,
Yassıl dağlar, Osman Efem geliyor aman!

Hep düşmanlar mahkemeye doldular
Anamı babamı mahkemeden kovdular
Sünek gibi koç yiğidi boğdular
Yol verin aslan efeme aman dumanlı dağlar
 

« Önceki :: Sonraki »